Okuması izlemesinden daha heyecanlı!
logo logo logo logo logo
Bu sitede yer alan yazılardan yazarların kendisi sorumludur.
Referans vermeden kullanmayınız.
ÖZETLİYORUM
Ölüleri savaşarak onurlandırırsın
Sezon: 2 Bölüm: 22
Roma yanarken, Neron şarkı söylermiş.
 
Arrow sezon finali arifesindeki bölümü ile tabiri caizse esip gürledi, şimdi sezon finali için çok daha fazla heyecanlı ve hevesliyim. Bölüme geçen hafta bıraktığımız yerden başladık: Slade’in “Mirakuru Ordusu” şehri talan etmeye başlamış, Oliver ve Laurel yıkılan duvarların altında kalmış, Diggle ise Isabel tarafından kapana kısılmıştı. Team Arrow kendi bulundukları cendereden kurtulur kurtulmaz, şehrin düşüşüne mani olmak için yollar aramaya başladılar fakat Slade’i durdurmak -hele de nasıl yapılacağını bilmeden- hiç de kolay olmayacaktı. Oliver ise bir yandan Slade’i durdurmak için yollar ararken, -geçtiğimiz hafta olduğu gibi- diğer yandan da geçmişte şansı varken Slade üzerinde tedaviyi kullanmayıp O’nu öldürmeyi tercih ederek bugünkü olaylara vesile olduğu için kendisini suçluyordu.

Starling City’i bilemem ama Blood’un düşüşü çok sert oldu.
 
Slade, önüne koyduğu hedefe ulaşmak için yolundaki çakıl taşlarını dahi temizlemeyi kafasına koymuştu. Oliver’ı zayıflatacak ve dikkatini dağıtacak her şeyi, her şekilde yapmaya hazırdı. İlk yaptığı da şehirdeki masum insanların üzerine Mirakuru Ordusu’nu salarak en güçlü şekilde “Ben buradayım!” demek oldu. Slade’i durdurma umudu olan tek şey de Felicty aracılığı ile S.T.A.R Laboratuarları’ndan geldi. Hatırlarsanız Mirakuru’nun tedavisi olduğunu öğrendikleri vakit Slade’den almayı başardıkları örneği S.T.A.R Laboratuarları’na götüren Felicity, panzehir için cevap bekliyordu. O beklenen cevap geldi, panzehir bulunmuş ve yola dahi çıkmıştı. Fakat Team Arrow çalışırken, Slade’in eli de armut toplamıyordu. Oliver’ın zaten her adımından haberi olan Slade, elbette ki panzehirden de haberdardı ve onu elde etmek için çoktan harekete geçmişti. Tabii ki başardı da, ta ki Blood’ı karşısına alana kadar. Sebastian Blood’un ne kadar psikopat ve soğukkanlı bir katil olduğunu hepimiz biliyoruz, fakat bilmediğimiz bir şey varmış: Starling City belki de Blood’ın bu hayatta en fazla sevdiği şeymiş. Tabii ki Blood’un en – hatta tek diyelim biz ona- sevdiği ve değer verdiği şeye el uzatılınca O da bunca zaman her koşulda yanında olduğu Slade’in -bir saniye bile düşünmeden- karşısına geçti. Slade, Blood’a şehri vaat etmişti. Vaat ettiği şeyi eline verdikten sonra, aynı hızla elinden almaya kaklınca Blood’da da devreler karıştı ve kendisini Slade’e karşı Oliver’a yardım ederken buldu. Bunun bedelini çok ağır şekilde ödedi fakat Starling City için ödediği bu bedel o an çok da umurunda olmamıştır herhalde, “Rahmetliyi iyi bilirdik,” diyemeyeceğiz ne yazık ki.

Kendine inanırsan, bir gün sen de kahraman olabilirsin.
 
Sara’nın döneceğini hemen hepimiz tahmin ediyorduk. Dönüşüyle birlikte ortalarda dolanmakta olan bir dedikoduya da cevap vermiş oldular. Laurel’ın “Black Canary” olacağı dedikodusundan bahsediyorum elbette. Sara’nın “Canary” lakabının nereden geldiğini öğrendikten sonra, Laurel için böyle bir ihtimalin kalmadığını düşünüyorum. Gerçi son zamanlarda yine ön plana çıkarma ve gönlümüzün köşesine iliştirme çabasındalar, ne zaman ne olacağı belli olmaz ama yine de çok uzak bir ihtimal. Belki Sara ölürse, O’nun hatırasını onurlandırmak için böyle bir işe kalkışabilir ama Sara’nın da gidici olduğunu hiç zannetmiyorum. Starling City’deki yerleşik hayatı son bulmuş olabilir fakat arada ziyaret edecek gibi duruyor. Onun dışında Laurel ve Sara arasındaki diyalog gerçekten güzeldi. Normalde Lance ailesinin dramlarına haddinden fazla yer ayırılması beni inanılmaz rahatsız ediyor ama bu haftaki mevzu gayet dozunda ve güzel bağlanmıştı. Sara, onca telkine rağmen kendisini hala iflah olmaz bir katil olarak görüyordu ve bundaki en büyük etki Roy’u öldürmeyi istemesi, öldürdüğü takdirde ise bundan zevk alacak olmasıydı. Bu hafta uzun bir zamandan sonra bir hayat kurtarması, Laurel’ın söyledikleri ve en sonunda da dışarıdaki insanlar tarafından “kahraman” olarak tanımlanması Sara’nın içinde sönmeye yüz tutmuş ateşi bir parça olsun canlandırdı. Yine aynı şevkle Oliver’a yardım edebilmesi için de bu şarttı zaten.

Birkaç haftadır komada olan Roy ise, Blood’ın yardımıyla ele geçirilen panzehirin deneği oldu. A.R.G.U.S da olaya müdahale etmeye başladı ve Slade’in dünya adına bir tehdit oluşturmaması için tüm şehri yok etme kararı aldı. Roy üzerinde panzehir deneyi yapma konusunda kararsızları oynayan Oliver, Amanda’nın hiçbir şekilde şakasının olmaması ve kendisine verdiği sürenin herhangi bir kararsızlığa zaman bırakmaması, başka bir şansının da kalmaması sonucunda panzehiri Roy’a enjekte etti. Sezon finali promosundan da anlayacağımız üzere, büyük ölçüde de işe yaramış görünüyor. Ve Oliver’ın, Slade karşısındaki ordusu yavaş yavaş toplanıyor.

Malcolm gibi müthiş bir karaktere, Thea’nın sonu gelmez kaprisleri yüzünden veda ediyorduk neredeyse.
 
Malcolm Merlyn’nin döneceği çok öncelerden yazılıp çizilmişti, Thea ile yapacağı yüzleşmeyi de biliyorduk ve hatta Merlyn’in Oliver’a destek ekibinde yer alacağı ihtimalleri de –ki promo ile birlikte kesinlik kazandı- söylenenler arasındaydı. Merlyn tam zamanında Thea’nın imdadına yetişti. Ne yalan söyleyeyim, O’nu kostümü içerisinde görmeyi bir hayli özlemişim. Biz Merlyn’i özledik özlemesine ama Thea, O’nu karşısında gördüğü için pek de memnun değildi. Burada hemen herkesin kafasında “Thea ne zaman, neden memnun oldu ki zaten?” sorusu belirecektir, o ayrı bir tez konusu olduğu için şu kısacık ÖzetliYorum’da değinmeyeyim diyorum. “Yeryüzündeki kaç insan “Sen benim babam değilsin” serzenişleriyle tabancayı eline aldığı gibi öz babasını vurur?” sorusu ise tarafımdan asla cevaplanamayacak düzeyde bir hayat birikimi gerektirmekte. Thea’nın olayları sadece ve sadece kendi açısından yorumlayan, sürekli bir kapris modunda olan tavırlarından gerçekten inanılmaz derecede sıkıldım artık. Bu tavırlar az kalsın bizleri gül gibi bir karakter olan Malcolm’dan edecekti, neyse ki promoda gördük ve rahatladık. Oliver’ın ordusuna müthiş bir takviye kuvvet daha.

Ada sahnelerinde ise pek bir gelişme yoktu bu hafta. Oliver’ın düşmanların yanında dostlar da kazandığına şahit olduk ve panzehirin ilk meydana çıktığı ana şahit olduk. Oliver ile Slade’in hikâyenin ada kısmında olacak yüzleşmesi için bir sonraki sezona kadar beklememiz gerekecek sanırım.

“Yalnız değilsin ve ben sana inanıyorum.”
 
Tatlıyı ise en sona bıraktım, tabii ki Felicity’den ve Oliver’dan (Olicity diyelim mi biz ona?) bahsediyorum. Felicity, kendi kendisini parlatan bir karakter oldu Arrow içerisinde. Kendisine ayrılan o küçük alanında bile öyle yükseltti kendisini ve öyle sevilesi bir karakter haline geldi ki, hikâyeyi kendisi için izleyen bir kitle oluşturdu. Bununla birlikte de ince ince işlenen bir Felicty hikâyesi izlemeye başladık, zamanla ise Oliver ile aralarındaki o tatlı çekim “Bu hikâyede bir aşk olacaksa, bu ikisi arasında olmalı.” dedirtti ve bu sesin yükselmesiyle birlikte de aralarındaki o tatlı çekimin üzerine ufak ufak oynanmaya başlandı. En sonunda geldik bu günlere… Ben her zaman Oliver ve Felicity arasındaki ilişkinin çok ince işlendiğini düşünmüşümdür. Bazen bir bakış, bazen bir dokunuş, bazen tek bir söz ile verdiler o duyguyu bizlere ve her şey detaylarda gizliydi. Tıpkı bu hafta olduğu gibi: Felicity, Oliver’ı kendisine getirmek için yaptığı o enfes konuşmasının ardından Oliver’ın boynuna atladığı vakit Felicity’nin belini dolayan bir el gördük –evet, uğruna haftalarca beklediğimiz o elden bahsediyorum- ve Oliver’ın elinin Felicity’nin belini dolamasıyla birlikte parlayan ışık bana Sara’nın sözlerini hatırlattı. O sözleri duyduğumda da Oliver’ın kalbindeki ışığı canlı tutabilecek kişi olarak Felicity’nin kastedildiğini düşünmüştüm, bu haftaki detay ile tam manasıyla emin oldum artık. Oliver ve Felicity belki gümbür gümbür gelmiyor ama alttan alttan, ince detaylarla ve emin adımlarla geliyor. Ve hikâyeleri olgunlaştığında ortaya müthiş bir şey çıkacağına adı gibi eminim.

Buyrunuz bu da uğruna aylarca beklenen o el ve bahsettiğim ışık detayı.
 
Haftaya Arrow’un sezon finali ile birlikte, ben de bu sezonluk son Arrow yazımı yazmış olacağım. Sezon finali ile ilgili ufak ipuçları vermeden bitirmeyeyim sondan bir önceki yazıyı: Öncelikle dizimizin senaristinin “Bir orduyla mücadele ediyorsanız, bir orduya ihtiyacınız vardır,” sözünü promo ile de destekledik, Oliver Slade’e karşı kendi ordusunu topluyor ve bir hayli de renkli (Malcolm, Black Canary, Red Arrow, Nyssa trailerda görme şansı yakaladıklarımız) olacağa benziyor. Bir diğeri ise Marc Guggenheim’ın twitter hesabından Arrow sezon finaline dair paylaştığı tüyo replik olan “Seni seviyorum.” Henüz kim tarafından, kime söylendiği belirsiz olan bu replikle ilgili elbette ki tahminler dolaşmakta: Felicity ve Oliver ya da Laurel ve Oliver arasında olmak üzere iki adet tahmin yürütülüyor. Sezon finali için nefesler tutuldu, ilk sezondan daha iyi bir final izleyeceğimizi düşünüyorum.
 
 
YORUMLAR




BUNLAR DA VAR